Evden çıkalı yarım saat olmuştu. Dönüşü erteleme bahanesiyle biraz daha dolanmaya başladım. Tam o sırada gözüm bir vitrine takıldı. Malum artık sonbahar sezonu. Elbette her mağazada olduğu gibi cansız mankenler iş başındaydı. Bilirsiniz, bu kısa sezon değişimi sürecinde o mankenler hep çıplak kalır. Aslında onların çıplak veya giyinik olmasında bir sakınca yoktur. Ama algı ve seçicilik bazında “açlığın” ölüsü dirisi olmuyor. Nekrofili göndermeli yazım neyse ki bu kadar kalıyor çünkü bahsetmek istediğim başka bir konu.
Çıplaklığın ve teşhirin aklımda farklı canlandığı bu ufak ‘flashback’te şunu fark ettim. Sezon sonu “indirimi” büyük harflerle mankenlerin çıplaklığını örtercesine vitrine yazılmıştı. Bir an aklıma sermayenin insan bedenine ilişkin “mallaştırıcı” etkisi geldi. Öyle ki, bize hiç yabancı değil. Bir sezon indirime rast gelen, beden algısının giderek metalaştığı, tek tipleştiği, sömürüldüğü bir süreçte; sözde hiç doğal karşılanmaması gereken bir ülkede haddinden fazla doğallaşan, normalleşen ve yaşadığımız süre boyunca kendimizi ortaya koyduğumuz her anı kısaca özetleyen eşsiz bir görüntü. Ben ahlakçı göndermelerden hoşlanmam. Kastım da ahlakçılıktan ziyade bir ekonomik gerçekliği göz önüne sermek. Bir gerçek ki, FED’in faiz oranlarına göre ayakta kalmaya çalışan ama dibine kadar girdiği sömürünün farkında olmayıp hala bir öz değerin peşinde koşanların ve bu yarışta heba edilen arkadaşlarımızın acı kaderine tekabül eden.
Toplum ahlakı bu kısa küreselleşme sürecinde uzadıkça uzatılan teşhir davalarıyla dolu. Frengili seks işçileri, kapatılan “cinsel” içerikli dernekler, evlenen divamız vs. Acaba biz bunun neresindeyiz? Daha doğrusu bu tartışmalarda biz neyiz? Erkekliğini her daim bir kol hareketiyle ifşa etmeye kalkan zihniyet, sermaye deyince bir “top” misali küreselleşmeyi, esnekleşmeyi ve haliyle yumuşamayı nasıl göze alabiliyor? Kendince bir akıl oyunu peşinde olduğu kesin ama o da biliyor ki hadım olmak kaçınılmaz. Bu gibi süreçler sizin ne kadar erkek olduğunuza değil, ne kadar kadınlaştığınıza bakar. Tabi burada kadınlaşmak derken dünya bazında da geçer akçe sayılan bir metalaşmadan bahsediyorum. Çünkü küresel erkeklikle yerel erkeklik arasında kalan bir şey varsa o da kadınlıktır. Her tür savaşta olduğu gibi güçsüz olan erkek dahi olsa, ki şu an Irak’taki erkek nüfus gibi, kadınlaştırılırsınız. İşkence edilirsiniz. Tecavüz edilirsiniz. Şiddete maruz bırakılırsınız. Sizden her şeyiniz çalınır. Geçmişiniz yoktur. Geleceğiniz ise çoktan çalınmıştır.
Türkiye de ne yazık ki bu sancıyı yaşıyor ne zamandır. 80’lerden beri kabuğunu devamlı değiştiriyor ama mübarek soğan kabuğu gibi soymakla bitmiyor. Kadir İnanır erkekliğiyle Seda Sayan kadınlığı arasında sürekli gidip geliyor. Bu arada ikisi de aynı kapıya çıkıyor. Çünkü meşruluk, erkeklik üzerinden gerçekleşiyor ve giderek olumlanıyor. Böylece feminizm hayal oluyor. Ama şu unutulmamalı, toplumlar hem özlerine sahip çıkıp hem de gelişebilir. Bunu da yeni bir erkeklik örgüsüyle yapmayarak. Belki de gacıların en büyük fonksiyonu budur. Her ne kadar 80 sonrası karşı-devrim kuşağıysak da 90’lardan beri süren mücadelemiz boşuna değil. Hele varoluşumuz, yeni hiç değil! Belki bunu devamlı hatırlatmalı. Hatırlatmalı ki toplumlar geçmişini gerçekliklerden uzak yaşamasın. Bir şairin dediği gibi: “Hiçbir şey yitirilmemelidir; geçmiş, geleceği ilgilendiren şeylerde canlı kalır”.
Sürmelican
donme dergisi yazarlarinin ve hepimizin katılımıyla yazılarımızla, yorumlarımızla yasam deneyimlerimizi paylaşacağımız, tartışacağımız bir blog yaratmayı hayal ediyoruz.
6 Ekim 2010 Çarşamba
Düşün Dürtü - Sezon başı
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder