Köçeklik Anadolu’da bir gelenek, bir ananeydi. Köçek olmadan düğün, dernek olmaz, içki içilemez, sazlar çalınamazdı. Hoş sohbetler edilmez, neşeden silahlar aşka gelip mermiler gökyüzüne yağmazdı.
Ben de köçekler diyarı Kırşehir’e gitmiştim bir zamanlar, bana anlatılan tatlı yalanla sene 1973, Istanbul’dan kalk Kırşehir’e git. O zaman küçük Ajda diye bir arkadaşım vardı. Bana anlata anlata bitiremedi Kırşehir’i. Şöyle güzel, böyle hoş diye kalktık gittik. Tabii o benden daha kıdemli. Hiçbir insan hiçbir insana gerçeği ilk etapta anlatmazmış, gerçeği yaşayarak hayal kırıklığı içinde öğrenirmişsin, ona alışırmışsın meğer. Neyse uzun bir yolculuktan sonra Kırşehir girişinde bir benzinlikte indik. Bir müddet sonra onların tabiriyle “Teberler Yarı Abdallar” geldiler. Esmer insanlardı. Yürüye yürüye bir buçuk saat sonra gece yarısı tek katlı bir köy evine girdik. Kapıyı evin hanımı açtı. Hoş beş derken güzel bir sofraya oturduk. Ev hanesi bizle beraber; çoluk çocuktan oluşan 5-6 kişiydik. Bir de eve yeni gelin gelmiş bir kız vardı. Damat evin oğluydu. Keman çalan, zayıf uzun boylu, esmer bir delikanlıydı. Bizlere öyle hizmet, öyle özen gösterdilerki şaşırdım. Istanbul gibi şaşalı bir yerden küçücük bir köye gelmiştim. Etrafımda hiç tanımadığım insanlar vardı ama ilgi alaka sevecenlik herşey gayet güzel gidiyordu.
Gelelim yatmaya.
Ben ve Ajda için bir odaya yer yatağı serildi. Ben bir an evvel yatmak istedim. Duvarda gaz lambasıyla aydınlanan bir odaya girdim. Ajda’ya seslendim, “sen yat biz biraz daha oturacağız” dedi. Gözlerim kapanmak üzereydi, ben de yattım. Tam uyumak üzereyken bir elin oramı buramı okşadığını farkettim. Uyku sersemi, yarı karanlık bir odada “ay ne oluyor?” “Ajda sapıttı!!” dedim. Bir de ne göreyim evin yeni evlenen oğlu koynumda. Yapma etme dediysemde çocuk anlamıyor. Zorla bağıra bağıra, korkuyla beraber olduk. Sabah olduğunda karısı bize güzel bir kahvaltı hazırladı. Ben dışarı çıktım. Baktım Ajda ve evin diğer ahalisi gayet şen şakrak bana günaydın dediler. Bütün hışmımla Ajda’nın kolundan tutup evin arkasına götürdüm. Bu ne rezalet diye bağırdım, çağırdım. O da; “aa gacı, buranın kanunu böyle, güzel köçek yalnız bırakılmamalı, köçeğin bir dediği iki edilmemeli...” falan filan dedi. “Ama sen bana böyle anlatmamıştın” dediğimde Ajda’ya bana; “o zaman seni buraya getiremezdim” dedi. İşte o zaman güvenin, sevginin, dostluğun bir kez daha öldüğünü öğrenmiştim. Şöyle etrafıma baktım. Sağımda, solumda 5-6 tane hane daha var. Alabildiğince bozkır, çorak bir ova. Bir de taa ilerde gece indiğimiz benzin istasyonu, tek tük arabalar geçiyor oradaki yoldan. O an kendime bir kez daha kızdım. Çok güzeldim, su gibi... Ajda da beni yem olarak kullanmıştı. Kendi paralarını alabilmek için beni harcamıştı, beni yakmıştı. Neyse mecbur, elmahkum arkadaş bokuna çaresiz katlandım. Her dediğim aynen yapılıyor, bir dediğim iki edilmiyordu. Tek üzüntüm üstüne kuma geldiğim gelin kızcağızdı. O dahil herkes etrafımda pervaneydi.
Derken düğün sahipleri geldi.
Köçekleri görelim dediler. İçeri girdik. Ayaklarını görelim dediler. Ben hemen ayaklarımı gösterdim, herkes gülüştü. Anlamadım, ne oluyor dedim. Ajda gülerek ayol ayak göstermek oynamak anlamına geliyor dedi. Onu da öğrenmiş oldum. Oynadım ve anlaştık. Neticesinde Kırşehir’in başka bir köyüne 4 gün sürecek bir düğüne gittik. Aman allahım bütün köy halkı orada, düğün evinde toplanmış. Acemiyim hala, herşeyi İstanbul’daymışım gibi düşünüyorum. Herkese oynuyorsun! Ağa geldi kalk oyna, muhtar geldi kalk oyna. Tam ara verdik, yemek yiyeceğiz damat geldi; “hey köçek, hadi çok özel bir misafir geldi. Kalk oyna! ” dedi. Ben de “kalk Ajda, git sen oyna” dedim. Damat; “yoo olmaz” dedi. “İlla sen oynayacaksın”. Peki dedim. Bir odaya girdik. Odada 4-5 yaşlarında bir çocuk. Kim için oynayacağımı sordum damada; “işte bu çocuğa!” dedi. “ O Almanya’daki abimin oğlu, Alamancı” dedi. Çaresiz arzı endam ettik küçük beye. Yumurcak işini biliyor, nereye para koyacağını öğrenmiş!!... Neyse öyle yorulmuş öyle dökülmüştüm ki bize ayrılmış odaya çekildik çalgıcılarla. Gece olmuştu ve odanın ışıkları hala yanıyordu. Kapatın ışıkları dedim, hayır dediler. Niye dedim. Kural böyleymiş düğün sahipleri öyle istiyorlar diye ışıklar açık olmalıymış. Peki dedim zaten kemancım yanımda kene gibi yapışmış(!), tam uyudum yarım yamalak, kapı tak tak çalmış. Beni uyandırdılar kalk, kalk diye. “Ne var?” dedim, “aleme” dediler. Muhtar, Alamancılar ve damat eğleneceklermiş, para bok gibiymiş. Ben yorgunum dedim Ajda’yı alın, gidin dedim. “Olmaz, onlar seni istiyorlar, seni çok beğenmişler” dedi. “Yoksa silahlar patlar zorda kalırız” dediler. Peki dedim, gittik ahır gibi bir yer. Çalgılar çalmaya başladı, içki sofrası ortaya kurulmuş. Oyna oyna diye bağırıyorlar, silahlar patlıyor, pat pat, oyna oyna. Tavandan tozlar üstümüze düşüyor. Asılanlar, sarkanlar maksat beni tongaya düşürmek. Ama bizim çalgıcılar uyanık, işi biliyorlar. Ben veli nimetim onlar için, sadece oynatıyorlar. Neyse binbir zorlukla o 4 günü geçirdik.
Sonrasında bizim köye geldik.
Köyün adı Hırla’ydı. Artık Hırla’da meşhur olmuştum. Kırşehir’in başka bir yerlerinde Kürt Bayram adında meşhur bir çalgıcı varmış beni istiyormuş. Bizim aşiret olmaz demiş. Yakarız, keseriz, öldürürüz demişler. Bana akıl vermeler gitmemem için. Bir baktım Ojlet Nejla geldi eve. Çok sevindim. Yalvardım Nejla’ya beni burdan kaçır diye. O da olur ama hemen olmaz dedi. Biraz bekle, ben yeni geldim, bir kaç güne gidersin dedi. Günlerimiz kah düğün, kah tarlalarda gezme kah esrar içip uyuşmakla geçiyordu. Bir de oralarda pek meşhur olan yerli köçek Ali vardı. Şahane oynardı. “Yerli köçek” demek dans etmediği zamanlarda erkek olana denirdi. Dört dörtlük oynarlardı. Bizlere ise “Pullu Köçek” denirdi. Asıl köçekler yerli köçeklerdi. Sonraları kadın köçekler moda olmuştu. Siyaset zihniyeti oğlancılığı özendirir diye gerçek köçekliği yok etmeye çalışıyorlardı. Oysa Kırşehir’de çok eski zamanlardan beri köçeklik çok yaygındı. Hatta köçeklerin bir hikayesi bile vardı.
Eski zamanlarda bir derebeyi varmış. O derebeyi zamanında da çok ünlü bir köçek varmış. Ama derebeyi de çok zalim, astığı kestik, kestiği kestik bir adammış. Gün gelmiş bu meşhur köçeğin kız kardeşinin evlenmesi gerekiyormuş. Ama kızın gerdek gecesini de derebeyinin koynunda geçirmesi gerekiyormuş. Bunu bilen köçek tutmuş kız kardeşinin gelinliğini kendi giymiş, kendi köçek elbisesini de kız kardeşine giydirmiş. Güzel, onurlu köçek sevdiği değil de derebeyi kızkardeşiyle beraber olacak diye gerdeğe derebeyiyle girmiş ve o gece de bu zalim efendiyi öldürmüş. Hiç kimsenin dokunmaya cesaret edemediğini bir köçek yapıvermiş. O günden bugünlere de köçeklik bu hikayeyle gelmiş. Günümüzde sadece Kastamonu’da ve bazı Anadolu şehirlerinde tek tük kalmıştır köçekler. Her kültürün olduğu gibi köçek kültürü de zamanla kirlenmiş, yok olmuş, yitip gitmiştir.
Tarihin en ünlü köçekleri “Benli” adıyla anılan çok fettan olan ve peşinden birçok delikanlıları, bıçkınları koşturan köçek ve şairlerin çok güzel methiyeler düzdükleri, şarkılar besteledikleri, şiirler yazdıkları Çingene, Arnavut, Sırp ve Rum meyhane köçekleridir.
Bir de Kırşehir’den ben, Ajda, Nejla, Bel Kıran Şefik, Türkan Anne, Cihan, Yaprak, Kader, Kuru Zümrüt, Deniz Anne, Ufuk’da diğerleri...
Ayrıca daha evvel de yazdığım gibi Köçek Ali ve halk musikisinin büyük yorumcusu Neşet Ertaş’ın babası Muharrem Ertaş’ta dönemlerinin ünlü köçekleriydi.
Daha ismini sayamadığım kimbilir kimler var acı tatlı günler yaşamış.
Bu arada daha fazla dayanamadığım o Kırşehir köyünden rahmetli Nejla beni gece herkesin uyuduğu bir vakitte kurtardı. Bir buçuk saat sonra benzinliğin oradaki caddeden geçen bir kamyonla Ankara’ya kaçtık; esaretten bir başka özgürlük sandığımız esarete...
Kardelen
donme dergisi yazarlarinin ve hepimizin katılımıyla yazılarımızla, yorumlarımızla yasam deneyimlerimizi paylaşacağımız, tartışacağımız bir blog yaratmayı hayal ediyoruz.
6 Ekim 2010 Çarşamba
Geçmiş zaman olur (mu) ki? - pullu köçek derler bize...
Etiketler:
düğün,
köçek,
transgender
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder