İlk defa polislerle yüz yüze geldiğim tarih. O günden bugüne insan haklarına dair birçok yasa, birçok madde çıktı. Değişen tek şey polislerin kılık kıyafetleri, bir de araçları oldu. Polisle ilk kez karşılaştığım bu dönemde Sıraselviler caddesinde Kulüp 12’ye giderdim. Çok nezih ve kaliteli bir yerdi, o devrin tüm sinema ve sahne sanatçıları oraya takılırdı. Tabii başta Zeki Müren, tüm egoistliğiyle…
Ben o zamanlar da tatlı, kanı kıpır kıpır, çılgın bir genç kızdım. Bir gece Küçük Ajda dedi ki: “Balık Pazarı’nın orada yeni bir kulüp açıldı, sahibi de bir lubunya. Gel bu gece oraya gidelim, değişiklik olur, biraz eğleniriz.” Peki, dedim. Kalktık geze geze Balık Pazarı’ndan geçtik. Şimdi “Gel de İçme” olarak bilinen yerin karşı sokağında, yıkılmadan önceki Tarlabaşı Bulvarı’nın bir iki üst sokağındaydı. Kulübe girdik girmesine, ama bu kulüp benim gittiğim kulüplere hiç benzemiyordu, küçücük ve basık bir yerdi. Bir adam saz çalıyor ve söylüyordu. O dönem kulübü işleten rahmetli Elçin ile tanıştık. Roman gacılar çalgılarıyla oynamaya başladılar. Tam ben havaya girmişken birdenbire bembeyaz ışıklar yandı, ne olduğunu anlayamadım. Ne olduğunu sordum, basıldığımızı söylediler. “Nasıl yani?” dedim, “Ay amma da kezbansın.” dediler. Nam-ı diğer Top Deniz, yani Deniz Anne, rahmetli Selma, rahmetli Jilet Necla, Tekirdağlı Kader, Muş Yüksel, rahmetli Büyük Ajda ve daha adını sayamadığım birçok arkadaş mekandaydı… Polis beyler “Hadi bakim, gerçek bayanlar şu tarafa, kadın kılıklılar bu tarafa” dedi. Bizim tayfa ve Roman hasgacılar ayrıldı; ben de mecburen bizim kızların yanına geçtim. Tam o anda polisin biri bana “Hey sen niye o tarafa geçiyorsun?” dedi. Bunun üzerine bizimkiler “O da bizden” dediler. Polisler bayağı şaşırmışlardı. Tabii ben de… Çünkü gittiğim yerlerde daha önce böyle bir olayla hiç karşılaşmamıştım. Bizleri tek sıra halinde yürüterek o zaman alt katı Taksim, üst katı Beyoğlu Karakolu olan şimdinin Beyoğlu İlçe Emniyet binasına getirdiler. Ben tir tir titriyor, ağlıyor ve panik halindeyken; bakıyorum diğerleri gayet neşeli, gülüyorlar. O zamanlar bekçiler vardı, başımızda da bir bekçibaşı… Hep anlatılırdı ama ben sudan çıkmış balık gibi girdim içeri, hep beraber çıktık yukarı. O an Deniz Anne bana “Polisler, nerelisin derse, İstanbullu olduğunu söyle” dedi. Nasılsa yanımda ne kimlik vardı ne de başka bir şey, “Peki” dedim şaşkın şaşkın. Beklerken bir polis birdenbire birine “Hey sen, nerelisin?” diye sordu. Bizim Küçük Ajda olduğunu sonradan fark ettiğim arkadaş da “Adapazarılıyım” dedi. “Vay demek Adapazarılısın ha, domal bakayım!!!” O zaman memleketin plaka numarasına göre coplamak pek modaydı. O an gözlerim fal taşı gibi açıldı, dehşet içindeyim, sıra bana da gelecek hissiyatı… Derken başka bir polis geldi, herkesi tanıyor tabii, “Oooo, bizim kıdemliler de buradaymış.” dedi ve beni görmesi bir oldu. “Sen yeni misin?”, kem küm etmeme fırsat olmadan da “Nerelisin?” diye sordu. Deniz Anne atılarak “İstanbullu, memur bey.”dedi. “Ha tamam, peki sizlerden mi?” diye sorduğunda ise tüm gacılar onayladılar. Bu arada ben resmen öbür dünyaya gitmiş gibiydim.
Neyse o zamanlar karakolun önünde sürekli kocaman bir araba bulundururlardı. Bu arabaya ‘günahkar’lar, travestiler bindirilip Sirkeci Emniyeti’ndeki Ahlak Bürosu’na götürülürdük. Anlayacağınız devletin otosuna binmek yasaktı. Saatler sonra aramızdan toplanan paralarla bu arabanın parası verilirdi. Yani o gece de yanımızda bir bekçi ile o arabaya tıkış tıkış bindik ve o meşhur Sansar Han’a yani Emniyet Müdürlüğü’ne geldik. Benim korkum iki kat artmıştı, çünkü dev gibi bir binaya girmiş, teslim edilmiştik. Direkt alt katta koridorun solunda ve en sonunda olan, kadınlarla erkeklerin ayrı durduğu bir yer olan muteferrikaya konulduk. İğrenç pis, leş gibi, küçücük bir yerdeydik. Uyku muyku hak getire, zaten daracık yeri bizden önce getirilenler kaplamış. Derken bizim cazgır kızlar bir bağırdılar ve herkesin toparlanması bir oldu, bir kızcağız hariç… 25 yaşlarında deliye benzeyen bir has gacıydı, nice zaman sonra anladık ki sol görüşlüymüş. Meğer kızı konuşturmak için şalvar giydirmişler, şalvarın içine de bir kedi koymuşlar. Kızcağızın bacakları kan revan içindeydi. O an tüm dertlerimizi unutmuştuk, kızın acısına ortak olmak için çabaladık, ta ki o alınıp götürülene kadar. Nereye diye sorduğumuzda ise “Tatile” dediler. Bizim kıdemli gacılar üsteleyemedi, çünkü o solcuydu. Nitekim bir ara Selma “Yazık kıza, baksanıza yürüyemiyor” diyecek oldu ki, bir cop indi “Sen de mi vatan hainisin, ibne olduğun yetmiyormuş gibi bir de ahkam mı kesiyorsun?” diye. Ben ise bir an her şeyi unutmuş, donup kalmıştım. Bir müddet sonra gullüm ve şamata başlamıştı, tabii yan taraftaki erkekler de azmaya… Laf atmalar, “Zampara var!” sözleri derken muteferrikadaki polisler “Susun!!” diye bağırdı. Tabii sustu bizim hatunlar da… Bir ara uyumaya çalışayım dedim. Tam yarım yamalak uyurken, bizim Selma bana “Kalk” dedi, “Nereye” diye sordum, “Tuvalete” diye yanıtladı. “Ama benim ihtiyacım yok” dedimse de dinletemedim. “Peki” dedim kabullendim, o kıdemli ve bende de korku var ya… Kapıya vurdu ve kapı açıldı, tuvalet izni alıp müteferrikayı terk ettik. Tuvalete vardığımızda Selma, önce sen gir dedi. “Selma, ama..” diyemeden beni içeri iteledi. Bir baktım ki içeride sivil giyimli bir polis, gerisini anlayın…
Meğer o zamanlat öyle olurmuş, o zamanki o ‘Bey’e yeni düşen civcivler götürülürmüş. Sonra Selma memura “Hadi, sıra sende; karnımız aç, bize helva, çay, zeytin, ekmek gönder.” dedi. Adam kabul etti, Selma da beni aldı, yerimize geri döndük. Selma ve diğer kıdemli büyükler kusura bakmamamı, yoksa aç susuz kalacaklarını söylediler. Bir müddet sonra yiyecekler geldi, tabii plastik ve iğrenç bardaklarda da çay… Neyse uzatmayayım, iki gün sonra Ahlak Masası’na, oradan da parmak izine giderken yine imdada Deniz Anne yetişti. “Sana yeni misin diye sorarlarsa, sakın ha yeniyim deme!! Aksi halde bizler gideriz, sen burada kalırsın” diye tembih etti. Yani onların kaşarlığı sayesinde fişlenmekten kurtulmuştum. Tam buna sevinecekken, yine bir araba belirdi; yalnız bu sefer bir jip, hayret, hem de emniyetin jipi…Bindiğimiz gibi de Can Can’a yani Zührevi Hastalıklar Hastenesi’nin yolunu tuttuk. Oradan da salındık.
Özgürlük denilen sadece bir kelime, hem de kulağa hoş gelen bir kelime. Şimdi sene 2008 ve o Sirkeci’deki Emniyet, nam-ı diğer Sansar Han, şimdi turistik bir otel oldu; eskiden Taksim ve Beyoğlu karakolları olan ve şimdilerde Beyoğlu İlçe Emniyet Müdürlüğü olan yer ise ISO 9001 belgeli… Festus Okey de orada öldürüldü.
KARDELEN
Ben o zamanlar da tatlı, kanı kıpır kıpır, çılgın bir genç kızdım. Bir gece Küçük Ajda dedi ki: “Balık Pazarı’nın orada yeni bir kulüp açıldı, sahibi de bir lubunya. Gel bu gece oraya gidelim, değişiklik olur, biraz eğleniriz.” Peki, dedim. Kalktık geze geze Balık Pazarı’ndan geçtik. Şimdi “Gel de İçme” olarak bilinen yerin karşı sokağında, yıkılmadan önceki Tarlabaşı Bulvarı’nın bir iki üst sokağındaydı. Kulübe girdik girmesine, ama bu kulüp benim gittiğim kulüplere hiç benzemiyordu, küçücük ve basık bir yerdi. Bir adam saz çalıyor ve söylüyordu. O dönem kulübü işleten rahmetli Elçin ile tanıştık. Roman gacılar çalgılarıyla oynamaya başladılar. Tam ben havaya girmişken birdenbire bembeyaz ışıklar yandı, ne olduğunu anlayamadım. Ne olduğunu sordum, basıldığımızı söylediler. “Nasıl yani?” dedim, “Ay amma da kezbansın.” dediler. Nam-ı diğer Top Deniz, yani Deniz Anne, rahmetli Selma, rahmetli Jilet Necla, Tekirdağlı Kader, Muş Yüksel, rahmetli Büyük Ajda ve daha adını sayamadığım birçok arkadaş mekandaydı… Polis beyler “Hadi bakim, gerçek bayanlar şu tarafa, kadın kılıklılar bu tarafa” dedi. Bizim tayfa ve Roman hasgacılar ayrıldı; ben de mecburen bizim kızların yanına geçtim. Tam o anda polisin biri bana “Hey sen niye o tarafa geçiyorsun?” dedi. Bunun üzerine bizimkiler “O da bizden” dediler. Polisler bayağı şaşırmışlardı. Tabii ben de… Çünkü gittiğim yerlerde daha önce böyle bir olayla hiç karşılaşmamıştım. Bizleri tek sıra halinde yürüterek o zaman alt katı Taksim, üst katı Beyoğlu Karakolu olan şimdinin Beyoğlu İlçe Emniyet binasına getirdiler. Ben tir tir titriyor, ağlıyor ve panik halindeyken; bakıyorum diğerleri gayet neşeli, gülüyorlar. O zamanlar bekçiler vardı, başımızda da bir bekçibaşı… Hep anlatılırdı ama ben sudan çıkmış balık gibi girdim içeri, hep beraber çıktık yukarı. O an Deniz Anne bana “Polisler, nerelisin derse, İstanbullu olduğunu söyle” dedi. Nasılsa yanımda ne kimlik vardı ne de başka bir şey, “Peki” dedim şaşkın şaşkın. Beklerken bir polis birdenbire birine “Hey sen, nerelisin?” diye sordu. Bizim Küçük Ajda olduğunu sonradan fark ettiğim arkadaş da “Adapazarılıyım” dedi. “Vay demek Adapazarılısın ha, domal bakayım!!!” O zaman memleketin plaka numarasına göre coplamak pek modaydı. O an gözlerim fal taşı gibi açıldı, dehşet içindeyim, sıra bana da gelecek hissiyatı… Derken başka bir polis geldi, herkesi tanıyor tabii, “Oooo, bizim kıdemliler de buradaymış.” dedi ve beni görmesi bir oldu. “Sen yeni misin?”, kem küm etmeme fırsat olmadan da “Nerelisin?” diye sordu. Deniz Anne atılarak “İstanbullu, memur bey.”dedi. “Ha tamam, peki sizlerden mi?” diye sorduğunda ise tüm gacılar onayladılar. Bu arada ben resmen öbür dünyaya gitmiş gibiydim.
Neyse o zamanlar karakolun önünde sürekli kocaman bir araba bulundururlardı. Bu arabaya ‘günahkar’lar, travestiler bindirilip Sirkeci Emniyeti’ndeki Ahlak Bürosu’na götürülürdük. Anlayacağınız devletin otosuna binmek yasaktı. Saatler sonra aramızdan toplanan paralarla bu arabanın parası verilirdi. Yani o gece de yanımızda bir bekçi ile o arabaya tıkış tıkış bindik ve o meşhur Sansar Han’a yani Emniyet Müdürlüğü’ne geldik. Benim korkum iki kat artmıştı, çünkü dev gibi bir binaya girmiş, teslim edilmiştik. Direkt alt katta koridorun solunda ve en sonunda olan, kadınlarla erkeklerin ayrı durduğu bir yer olan muteferrikaya konulduk. İğrenç pis, leş gibi, küçücük bir yerdeydik. Uyku muyku hak getire, zaten daracık yeri bizden önce getirilenler kaplamış. Derken bizim cazgır kızlar bir bağırdılar ve herkesin toparlanması bir oldu, bir kızcağız hariç… 25 yaşlarında deliye benzeyen bir has gacıydı, nice zaman sonra anladık ki sol görüşlüymüş. Meğer kızı konuşturmak için şalvar giydirmişler, şalvarın içine de bir kedi koymuşlar. Kızcağızın bacakları kan revan içindeydi. O an tüm dertlerimizi unutmuştuk, kızın acısına ortak olmak için çabaladık, ta ki o alınıp götürülene kadar. Nereye diye sorduğumuzda ise “Tatile” dediler. Bizim kıdemli gacılar üsteleyemedi, çünkü o solcuydu. Nitekim bir ara Selma “Yazık kıza, baksanıza yürüyemiyor” diyecek oldu ki, bir cop indi “Sen de mi vatan hainisin, ibne olduğun yetmiyormuş gibi bir de ahkam mı kesiyorsun?” diye. Ben ise bir an her şeyi unutmuş, donup kalmıştım. Bir müddet sonra gullüm ve şamata başlamıştı, tabii yan taraftaki erkekler de azmaya… Laf atmalar, “Zampara var!” sözleri derken muteferrikadaki polisler “Susun!!” diye bağırdı. Tabii sustu bizim hatunlar da… Bir ara uyumaya çalışayım dedim. Tam yarım yamalak uyurken, bizim Selma bana “Kalk” dedi, “Nereye” diye sordum, “Tuvalete” diye yanıtladı. “Ama benim ihtiyacım yok” dedimse de dinletemedim. “Peki” dedim kabullendim, o kıdemli ve bende de korku var ya… Kapıya vurdu ve kapı açıldı, tuvalet izni alıp müteferrikayı terk ettik. Tuvalete vardığımızda Selma, önce sen gir dedi. “Selma, ama..” diyemeden beni içeri iteledi. Bir baktım ki içeride sivil giyimli bir polis, gerisini anlayın…
Meğer o zamanlat öyle olurmuş, o zamanki o ‘Bey’e yeni düşen civcivler götürülürmüş. Sonra Selma memura “Hadi, sıra sende; karnımız aç, bize helva, çay, zeytin, ekmek gönder.” dedi. Adam kabul etti, Selma da beni aldı, yerimize geri döndük. Selma ve diğer kıdemli büyükler kusura bakmamamı, yoksa aç susuz kalacaklarını söylediler. Bir müddet sonra yiyecekler geldi, tabii plastik ve iğrenç bardaklarda da çay… Neyse uzatmayayım, iki gün sonra Ahlak Masası’na, oradan da parmak izine giderken yine imdada Deniz Anne yetişti. “Sana yeni misin diye sorarlarsa, sakın ha yeniyim deme!! Aksi halde bizler gideriz, sen burada kalırsın” diye tembih etti. Yani onların kaşarlığı sayesinde fişlenmekten kurtulmuştum. Tam buna sevinecekken, yine bir araba belirdi; yalnız bu sefer bir jip, hayret, hem de emniyetin jipi…Bindiğimiz gibi de Can Can’a yani Zührevi Hastalıklar Hastenesi’nin yolunu tuttuk. Oradan da salındık.
Özgürlük denilen sadece bir kelime, hem de kulağa hoş gelen bir kelime. Şimdi sene 2008 ve o Sirkeci’deki Emniyet, nam-ı diğer Sansar Han, şimdi turistik bir otel oldu; eskiden Taksim ve Beyoğlu karakolları olan ve şimdilerde Beyoğlu İlçe Emniyet Müdürlüğü olan yer ise ISO 9001 belgeli… Festus Okey de orada öldürüldü.
KARDELEN
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder