Uzun zamandır aklıma takılan bir telve figürü var. Bunun sürekli kahve falıma bakmamla bir ilgisi var mı bilmiyorum ama türk kahvesini sevdiğim kesin. Son zamanlarda aynı figürle karşılaşmamsa ayrı bir tedirginlik. Bunu teyit etmek için başvurduğum insanlardan aldığım cevapsa çok şaşırtıcı. Çünkü hepsi aynı cevabı verdi. O bir denizkızıydı. Çeşitli efsanelere konu olan denizkızı, fal literatürüne göre pek hayır değildi. Belli ki olmayacak duaya âmin diyordum ya da fesat bir kadın hayatıma giriyordu. Açıkçası o fesadı kendime yordum. Sonra kendi çocukluk anılarıma döndüğümde, mütemadiyen pijamamın tek bacaklık bölümüne, çiftini birden soktuğumu hatırladım. Demek ki psişik arzularım, geçmişimle bağlantı kuruyordu. Fakat bir efsaneye dönüşmek için fazla geç kalmamış mıydım?
Hâlbuki denizkızları sabıkalı yaratıklardı. Ya denizcileri güzel sesleriyle baştan çıkarıp öldürüyor ya da onlara âşık olup kendilerini yok ediyorlardı. Aslında yerel adaptasyonlarının da faklı bir hayat sürdürdükleri söylenemezdi. Hatta her bahar bir temizlik operasyonuyla kentten sürülüyor ve bir daha haber alınamıyordu. Cher, belki bu yakarışa seslenebilirdi. Ne de olsa Mermaid(denizkızı) filminde yeteri kadar bayraktarlığımızı yapmıştı. İki çocuklu dişi bir dul kadını canlandıran Cher’in, bize gösterdiği yol tartışmalıydı ama neden bir gey ikonu olduğu çok açıktı. Kaldı ki yerli versiyonları onun bıraktığı yerden yola devam edecekti. Türkan Şoray’ın Şahmaran’ı bir denizkızına benzemese de yarı yılan haliyle gerçek bir kraliçeydi. Denizkızı efsanesinin ölümsüzleştirildiği yerlerden biri de Kopenhag limanındaki bronz denizkızı heykelinin bulunduğu yerdi. Danimarkalı Hans Christian Andersen’in ünlü "Küçük Deniz Kızı" adlı öyküsü üzerine yapılmış denizkızı heykeli, adeta bu hayalin doğruluğunu kanıtlıyordu.
İnsanlık tarihinin mitlerle dolu oluşu, aslında hiç bitmeyecek bir efsaneye öykünmeydi. Kaldı ki Hıristiyan öğretisine göre Havva’nın Adem’in kaburgasından çıkışı, bunun bir göstergesiydi. Belki de bu, tarihin ilk cinsiyet değiştirme operasyonuydu. Elbette ki erkekten bir kadın yaratmak Tanrı marifetiydi. Bunun patriyarkaya dönüşü ve bedelini tüm kadın ulusunun ödeyişi, bir erkek ülküsüydü. Tarihin ilerleyen zamanlarında bu çift benlik ya da iki türün tek bedene vuku bulması sadece bireye değil, tanrısallığa da tekabül etti. Örneğin “Tot” adlı çakal başlı erkek heykeli Eski Mısır’da bilgelik tanrısıyken, “Hathor” adlı inek başlı figür, bir gök tanrıçasına denk geliyordu. Aynı tanrısallığın günümüz dünyasındaki izdüşümünü ben, Ajda Pekkan’da görüyorum. Hatta jüri üyesi olduğu bir televizyon programındaki yarışmacılardan birine: “Sana, yürü ya kulum diyorum” demesi, bunun bir göstergesiydi. Bu anlık çıkış her ne kadar komik görünse de aslında bir tanrısallığın tezahürüydü. Kaldı ki kendinin bitmek bilmez dönüşümleri, aynı ritüeli gerçekleştiren sayısız travestiye bir modeldi. Örneğin, Manuel Puig’in “Örümcek Kadının Öpücüğü” kitabındaki travesti karakter, bu tanrısal paslaşmalar sonucu hayatını sürdürüyordu. Ancak onun gibi birçok travesti, “kederle doludur, tinsel-besine, ruhsal-öyküye, doğal gezinmelere, ihtiyaçlarıyla uyumlu bir süslemeye, Tanrısal öğrenime, basit ve sağlıklı bir cinselliğe açlık duyarlar. Ama, istemeden de olsa, onları çılgınca dans eden hayaletlere çeviren lanetli ayakkabıları –hayatın giderek daha da kötüleşmesine neden olan inançları, eylemleri, fikirleri- seçerler.”
Denizkızı efsaneleri hiç bitmesin. Sonu bir sabun köpüğüne dönüşmek bile olsa bir cadıyla anlaşmaya deysin. Ben bu akde kadar, kuzey yıldızına yükselen Aysel Gürel ablamızı izlemeye devam edeceğim. Ta ki kırmızı cam pabuçlarımla gökkuşağının ötesine varıncaya dek.
sürmelican
donme dergisi yazarlarinin ve hepimizin katılımıyla yazılarımızla, yorumlarımızla yasam deneyimlerimizi paylaşacağımız, tartışacağımız bir blog yaratmayı hayal ediyoruz.
1 Kasım 2010 Pazartesi
duru muhabbetler
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder