Uzun zamandır onu düşünüyorum. Onla oluyorum. Yalancı dokunuşlarıyla mutlu oluyorum. Çaresizim. Onsuz olamıyorum. Kalbim kırık. Bedenim çıplak. Umutsuzca organımla oynuyorum. Ta ki sertleşme ümidi kalmayıncaya kadar. Dudaklarım kuru. Ellerim çatlak. Asılmaktan nasır bağlamış. Meni kıvamında akan gözyaşlarım artık acıtmıyor. Düşlerimse artık daha berrak. Korkutuyor. Sonra dolaşıyorum, çepe çevre. Evde iki tur attıktan sonra bir arkadaşı arıyorum. Dertleşiyoruz. O da umutsuz. O da mutsuz. Tüm ev hanımları gibi. Yine başım ağrıyor. Elim yine oramda. Şimdi yine onu düşüme vakti. Bu kaçıncı. Kaç kez daha boşalmam lazım. Peki, niye her defasında daha fazlasını istiyorum ve hiç doymuyorum? Gittikçe edepsizleşen bir iştahım oldu. Neye saldıracağını bilmez çocuk misali. Üzerimde gene bir mendeburluk. Hiç oralı olmuyor benimki. Hala elime boşalma heveslisi.
Günün en dingin zamanı, öğle üzeri altı. Özellikle Haziran ayı. Şimdi lotoyu yatırmak lazım. Annem de gelmek üzeredir. Her zamanki çirkefliğini çekemem doğrusu. Onun da uzun zamandır oyuncağı bozulmuş besbelli. Kime küfredeceğini şaşırıyor. Ona da alıştım. Rahmi beni tekrar içine almak için beni çağırıyor mütemadiyen. Organıysa etçil bir çiçek adeta açılıp kapanıyor.
Her neyse şu kurumuş kahve fincanını da kaldırayım. Sonra da bir güzel duş alırım. Saatte yediye geliyor. Demez olaydım. Kapı çaldı. Umarım annem değildir. Şu dergileri kaldırayım. Yine en sevdiğim resmin üzerine boşalmışım. Etraf erkek mezbahası gibi. Her türlüsü var. Kıllısı kılsızı. Siyahı beyazı. Artık bu sevdadan vaz mı geçmek gerek! Yoksa daha fazla Madonna dinlemek mi! “Put your hands all over my body!” Bir manitamla sadece o mısralarla sevişmiştik. Her dizesini ezberletmişti. Tekrar ve tekrar. Artık o manitalardan da kalmadı. Şimdiler de ikili takılır olmuşlar.
Annem kapıyı anahtarıyla açar açamaz suç mahallinden kaçamamış şüpheliler gibi elimdeki resimlerle kala kaldım. Brad Pitt ve George Coolney de yanımda. Her zamanki gibi nefes nefese. Bir yolunu bulup banyoya gitmeli. “Caaaan”, diye sesleniverdi annem. Neyse, telaşı var herhalde. Apar topar giyindiğimi fark etmedi bile. “Ben şimdi pazara gidicem, aşağıdan basınca gel”. Yine şans yüzüme güldü. On, on beş dakika daha vaktim var. Bu sefer de paçayı kurtardık. Porno sektörü benim gibilere çok şey borçlu. Neyse ki idealist bir devirde yaşamıyoruz. Bu bile artı puan kazandırır bana. Hazzın durdurulamazlığı bir şekilde meşruluk kazanır. As olansa nihai tüketim. Tüketimse Oblomovvari tembelliğiyle beni kuşatmış bu haliyle.
Bu kadar gevezelik yeter. Suyu aç. Isınmasını bekle. Yıkan. Allah, Allah! Ben hep böyle miydim? Yoksa bu bekleyişler beni takıntılı mı yaptı! Bu sıkkınlık niye? Ya Tatminsizlik! Saçımı kurulayamadan kapı zilinin çalması ikinci raundu başlattı. Annem yine bağırıyor. Bağırıyor. Bağırıyor. Hem de sik bekleyen dişi Mart kedisi gibi avazı çıktığı kadar. Yettim anne. Ağzıma sıçtın, tamam. “Yine mi yıkandın?” “Bu kaçıncı?” bu serzenişler ömrümden bir günümü daha yiyip bitirirken saatler yedi buçuğu gösteriyor. Sıra akşam tv programı çizelgesini arşınlamakta. Neyse ki kapıya varabildik. Elimde üç dört günlük sebze meyve. Kapıyı açar açmaz annem kendini salona attı. Kırıta kırıta yalpalamasını özlemişim. Nede olsa o bu evin kraliçesi. Ama hep şikâyetçi. Hiç bitmiyor mübarek. Acele elimdekileri mutfağa götürdüm. İçimden bu acele daha ne kadar diye geçiriyorum. Bitmez. Bitmeyecek. O da mı benim gibi sıkılmış bu hayattan. Kesinlikle hayır. O bu haliyle bile her daim kazanan. Beni ona köle eden de bu büyüsü olsa gerek. Bu ikililik yeni bir beden yaratma ülküsü tamamlanıncaya kadar devam edecek. Ta ki oğullar kız doğana dek.
sürmelican
donme dergisi yazarlarinin ve hepimizin katılımıyla yazılarımızla, yorumlarımızla yasam deneyimlerimizi paylaşacağımız, tartışacağımız bir blog yaratmayı hayal ediyoruz.
2 Kasım 2010 Salı
oğlan güncesi
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder